Söyleşi: Timuçin Şahin @Jazz Dergisi

En son güncellendiği tarih: Nis 12

Timuçin Şahin ile “Müzik hakkında sormak istemeyip de hep sormak zorunda kaldığınız sorular” (yani söyleşi)

Timuçin Şahin: gitarist, besteci. Dergi: “Jazz” dergisi. Eh, iki değişkenle çerçevemiz kaçınılmaz bir bir biçimde çiziliverdi bile. Bir de üçüncü değişken olan beceriksiz yazarı da ekleyince, oh gel keyfim gel. (Bu başlığın açıklamasıydı.) Peki Timuçin, neden caz değil? Yok,böyle başlamayayım, formu daha ikinci ölçüde kaybettim vallahi. Şöyle bir giriş mi denesem: Timuçin’in Rotterdam Konservatuarı’na başvuru kasetini, benim Ankara’da (basçı) Mahmut Yalay’la paylaştığım evde hazırlamıştık, tekerrürler mükemmel sabitlikte olamadığından, bu söyleşiyi de 8 yıl sonra, benim Amsterdam’da (basçı) Taylan Cemgil’le paylaştığım evde yaptık. Timuçin’in, gözlerinde müzik aşkının pırıltısıyla dolanan liseden yeni mezun olmuş bir genç yetenekten, dünya standartında bir gitarist/ besteciye dönüşüm öyküsünü ben de çok yakından izleyemedim- ki Türk cazseveri nereden bilsin. Ve işte dev bir hizmet daha gerçekleşiyor: Türk cazseveri, bu Timuçin Şahin; Timuçin’ciğim bu da Türk cazseveri. Hadi tanışın, kaynaşın…

Çağlayan: Hollanda’ya gelişinden başlayalım mı Timuçin?

Timuçin: 1992’de, 19 yaşında çok az şey bilerek buraya geldim. Hem çok az şey biliyordum hem de gitar çalışım standartın oldukça altındaydı. Beni Rotterdam Konservatuarı’nda önce hazırlık sınıfına aldılar, iki yıl hazırlık okumam gerektiğini söylediler, ancak kısa bir sürede yeterli bir ilerleme gösterdiğim için olsa gerek, beni altı ay sonra birinci sınıfa aldılar. Üçüncü sınıfı bitirene kadar Rotterdam’da kaldım, dört yıl. Ancak Rotterdam’daki hocalar benim kafama göre yeterince progresif insanlar değillerdi. Mutlaka Barney Kessel gibi çalmak gerekiyordu, John Scofield caz gitaristi bile sayılmıyordu vs. Ben de başlangıç seviyesini geçtikten sonra, artık açılmak gerektiğini düşünerek, zaten önceden de daha iyi bir okul olduğunu bildiğim Hilversum Konservatuarı’na geçerek dördüncü sınıftan başladım. İki yıl orada okuyup bitirdim. Daha sonra Hilversum ve Amsterdam Konservatuar’ları birleşip tek bir okul haline geldiler ve ben de burada ikinci faz denilen master programını kazanıp okumaya başladım. Bu dönemde klasik ve çağdaş kompozisyon dersleri almaya da başladım.

Ç: Peki bu geçiş nasıl oldu, yani caz gitarı okuyordun, caz armoni/ düzenlemesi alıyordun, sonra klasik ve çağdaş kompozisyonun hayatına gerçek bir biçimde girmesi nasıl oldu?

T: Klasik Batı Müziği ve devamı olan çağdaş müzikle kıyaslandığında , caz müziğinin tarihi çok kısa. Geleneksel cazda kullanılan müzikal bileşenler aslında çok daha eskiye dayanıyor. Çağdaş müziğe yönelip, Stravinski, Bartok gibi bu yüzyılın ilk çeyreğindeki bestecilerle ciddi biçimde ilgilenmeye başladığımda, bu insanların müziğinde ses yapısı olarak benim hayal gücümün çok ötesinde birşeyler olduğunu keşfettim. Ve bu müziğin mantığı da geleneksel cazda olduğu gibi ilerlemiyordu; müziği başka bir biçimde yapılandırma fikri beni çok çekmeye başladı. Daha sonra yüzyılın ikinci ve üçüncü çeyreğindeki bestecilerle tanışmam, onların müziğindeki düşünsel boyutun derinliği, beni bir şekilde kompozisyon okumak zorunda bıraktı.

Ç: Bu dönemde etkilendiğin bestecilerin isimlerini vermek istermisin? T: Tabi, Ligetti, Xenakis, Berlioz, Murail, Elliot Carter, George Krump… Komik ama yarın George Krump’la dersim var. Okula workshop için geliyor. Neyse, sonuçta bu müziğin soundu beni çok çekti kendine ve derinlemesine öğrenmek istedim. Caz kendi başına yetmemeye başladı. Çalmayan bir bestecinin penceresinden baktığında, caz küçücük birşey. İşte armonik olarak 2-5-1 var, sonra modern cazda altere/kromatik armoniler var, modal bir dönem var vs. Zaten bunların da 1980’lerden sonra geriye adım attığını, Wayne Shorter vb. insanların armonik sofistikeliğinin yerini giderek neo-bebop’a bıraktığını düşünüyorum. Her neyse, kendimi hem cazcı hem de besteci olarak hissetmemin nedeni, çalmayan bestecilerin müziğe bakış açısı, olayı daha materyal olarak ele almaları. Öte yandan, sen de biliyorsun, bir caz müzisyeni olarak bir soundun içine girip onunla oynamak, güzel bir phrasing’le (cümlelemeyle), güzel bir akışla, swing’le groove’la bir yerlere oturtabilmek çok zevkli ve emek isteyen bir şey. Bestecilerin çoğu maalesef bunun farkında değil. Belki biraz atlaya atlaya gidiyoruz ama çağdaş müzikte de beni bozan şey, cümlelerdeki akış ve groove eksikliği. Ancak çok iyi gruplarda bunu elimine edebiliyorsun. Benim de kendi bestelerimi bildiğim insanlarla, “eski cazcılarla” icra etmemin nedeni bu. Çok mu hızlı gidiyorum bilmiyorum?

Ç: Yo, bence gayet iyi gidiyor. Yani sonuçta, çalmayan bestecilerdeki en büyük eksiklik notaların ardındaki inanç ve enerji…

T: Çok daha nesnel olarak ritm ve groove eksikliği aslında. Yalnızca bestecilerde değil, klasik müzisyenlerde de sürekli orkestra şefiyle çaldıkları için inner pulse (içsel ritm) eksikliği var, çok acayip notalar okuyabilmelerine rağmen, özellikle ritmik olarak bestecinin kastettiği feel’i çıkartamıyorlar. Benim cazdan soğuyup neredeyse bir yıl hiç çalmadığım bir dönem de oldu. Tam da gitar bölünmünde master’a başladığım dönemdeydi, gerçi ufak bir kaza geçirmiştim, kolumda da ufak bir sakatlık olmuştu ama bu aslında daha çok işin bahanesiydi. Daha çok caza olan tavrımla ilgiliydi, ve aslında o dönemde bilmediğim bir şeye-çağdaş müziğe- gereğinden fazla yükselme gibi biraz olgunlaşmamış bir tavırdı. Ama bu dönemi yaşamam çok iyi oldu, çünkü daha sonradan bıraktığım bu müziğin içindeki bazı şeylerin derinliğini keşfetmemi sağladı. Cazcılar arasında sürekli konuşulup durur; işte swing’li çalmak lazım, ritm en önemli şey, phrasing (cümleleme) de şöyle önemli falan diye, ama bunun dışına çıkıp gerçekten swing’siz bir müzik çalınca tüm bunların önemi başka türlü anlaşılıyor. Örneğin çoğu çağdaş besteciye Louis Armstrong’un çalışındaki derinliği anlatamazsınız. Ben de sabah akşam Armstrong dinlemiyorum ama, onun ritmini, cümlelemesini, çalınan ortamın havasını solutmasını caz dinlemeyen birine anlatmak çok güç…Sonuçta buraya nereden geldik?

Ç: Çağdaş müziğin yaşamına girişinden söz ediyorduk. Özetle her iki dünyanın da kaymağını yiyelim diyorsun…

T: Bir şekilde öyle. Hollanda’daki progresif müzik sahnesine baktığında benim yerimi üç şeyin ortasında bulabilirsin: caz, çağdaş müzik ve dünya müzikleri- Türk, Hint ve Gamelan müzikleri başta olmak üzere. Bu müziklerden aldığım besinlerle bir şeyler yapmaya çalışıyorum. Aman bu müzikleri alayım da bir fusion yapayım gibi bir durumum yok tabi, ama ana esin kaynaklarım bu alanlar.

Ç: Bir şekilde formu kaybetmemek için tekrar geriye dönelim istersen; bestecilik okumaya başladığında gitara da bir yıl kadar ara verdin, sonra?

T: O dönemde çok çalıştım, hayatımda hiç çalışmadığım kadar çok çalıştım, aslında biraz da hatalıydım, çünkü klasik kompozisyondaki gediğimi bir yıl içinde kapatmaya çalıştım. Bana pek hitab etmeyen bazı müzikleri dahi sırf öğrenebilmek için inceledim.

Ç: Ki bildiğim kadarıyla zaten hep çok çalışıyordun? T: Yok, aslında sadece ilk geldiğim yıl çok çalşmıştım, sonra bu oldukça düştü. Özellikle geçinebilmek için ilk iki sene Türk düğünleri dahil olmak üzere, normalde çalmayacağım bir sürü iş çalmak zorunda kaldım ve bunlar motivasyonumu oldukça aşağıya çekti. Aslında bu işlerin de kendilerince kazanımları oldu. Bağlamacılarla çalıyorsun, adamlar 8000 melodiyi ezbere çalabiliyorlar, senin de anında duyup armonize etmen gerekiyor, bir anda 9/8’den 11/8’e geçiyorlar, perküsyoncu yok, o işlevi de senin götürmen gerekiyor. Sonuçta bende müziğin pratik yönüne dair katkısı da oldu. Bugün iyi cazcılara baktığında, onlar da öylece çalmaya başlayabiliyorlar. Yani herkes aynı parçayı bilmiyor olabiliyor, grupta bir kişi parçayı biliyorsa herkes onu izliyor ve 2. chorus’ta herkes parçayı öğrenmiş oluyor. Bir şekilde aslında cazcılarla diğer türlerdeki alaylı müzisyenler pratikte aynı paralellikteler. Sadece parametreleri ve odakları farklı, belki başka diller konuşuyorlar ama her müziğin kendine özgü groove’u ve swing’i bir şekilde sabit.

Neyse çok çalıştığım döneme dönecek olursak, gitar master’ımı yaptığım dönemde klasik kompozisyonu yardımcı ders olarak alıyordum, fakat o kadar yoğun çalıştım ki gitar masterımı tamamladığımda beni kompozisyon bölümüne 3. sınıftan aldılar. Zaten o iki yıl içinde, benim dört adet eserim Hollanda Çağdaş Müzik Festivali 1999 ve 2000’de seslendirildi. Yani adım gitaristlikten çok besteci olarak duyulmaya başladı, yazdığım eserler okul dışındaki çağdaş müzik camiasında bir şekilde ilgiyle kabullenildi. Şu aralar da Hollanda’nın önemli Çağdaş Müzik gruplarından beste siparişleri almaya başladım. Önümde yazmam gereken dört eser var: Birincisi Avrupa’nın belki de en iyi perküsyon grubu olan “Nieuwe Slagwerkgroep Amsterdam” (Amsterdam Yeni Perküsyon Grubu) için ilk kez 2001 Kasım’ında çalınacak olan bir eser. İkincisi, bitirmek üzere olduğum “solo piece for prepared piano”, “2001 Chamber Music” Festival başta olmak üzere pek çok festivalde çalınacak. Üçüncü olarak Venezuella’lı blok flüt ustası Jorge Isaac için bir kontrbas blokflüt/ “live electronics” eseri yazıyorum, bu da Gaudeamus Festivali’nde seslendirilecek ilk kez. Dördüncü olarak da ilk kez Haziran ayında çalınacak olan keman/ flugelhorn/ 2 blok flüt/ perküsyon beşlisi için yazmakta olduğum bir eser var.

Ç: Gitar master’ının sana ne gibi yararları oldu?

T: Aslında pratikte kompozisyon okumam dışında çok büyük bir yararı olmadı benim için. Ama workshop’lara gelen Joe Lovano, Joe Pass, John Abercrombie, Garry Willis, Bill Stewart, Larry Goldings; Chris Potter, Bobby Shew gibi müzisyenlerle master öğrencisi olarak ilk sırada çalma ve bire-bir ders yapma gibi avantajları da oldu. Mike Manieri ile bir duo konseri çaldık. Bağlantımız sürüyor, belki ileride birşeyler yaparız beraber.

Ç: Kendini daha çok gitarcı olarak mı besteci olarak mı görüyorsun?

T: Klasik platformdaki tüm çalışmalarıma rağmen, kendimi daha çok gitarist gibi görüyorum, çünkü çaldığım sürece müzikle olan ilişkimi daha sıcak tutabiliyorum, çalmayı hala çok seviyorum. Çaldıktan sonra ruhen pek çok kazanımım olduğunu hissediyorum. Gerçi iyi bir eser yazdığımda da başka bir şekilde bunu hissediyorum. Aslında müziğe sadece performer anlayışıyla yaklaşan, kompozisyonel anlayışı bir kenara atan müzisyenlerin çalışında da başka bir boşluk kalıyor, sanki öylesine çalınmış bir müzik gibi geliyor bana. Beni normal bir besteciden ayıran şey, belki de çalmayı çok seviyor olmam. İyi çalınan bir geceden sonra kendimi çok iyi hissediyorum, ruhumu doymuş hissediyorum.

Ç:Bu sence neyle ilgili?

T: Belki müziğe öyle başlamamla ilgilidir. Ne bileyim, ilk kez Jimi Hendrix dinleyip çaldığımda aldığım keyif, çaldığım her şeyde olmalı bence. Çok entellektüel bir eser yazsam da bunun da aynı keyifle çalınabilmesini istiyorum. Yedi yaşında sokakta top oynarken tüm dostlarınla aldığın bir keyif vardır, müzikte de aslında belki değişmeden kalabilen şey, bu birlikte keyifli birşeyler yapma hazzıdır. Bu her zaman olmuyor ama oldumu da hiç bir şey bunun yerini tutmuyor. Müziğe teslim olmak, onun içinde kaybolmak müthiş bir duygu. Samimi olarak söylüyorum, ben bunu müzik tarihi kitaplarına büyük bir besteci olarak geçmeye her zaman yeğlerim. Yürek/kafa dengesi çok önemli müzikte; sadece yürek olduğunda bana çok kaotik geliyor, sırf kafayla yapılmış bir müzik ise sadece matematikten başka birşey değil. Ne bileyim, alaylı müzisyenim işte herhalde.

Ç: Sen de alaylıysan artık; alay mı ediyorsun abi?(gülüşmeler) Neyse, kendini daha çok gitarist olarak gördüğüne göre gitarın sorunları ve güzellikleri hakkında birşeyler söylemek ister misin?

T: Gitar çok zengin bir enstrüman, pek çok ifade olanağı var. Uzun yıllar arch-top caz gitarı çaldım, bir şekilde aletin fiziksel çalınım sorunlarını hallettim ama elektrik gitarın sound olanakları tartışılmayacak derecede üstün olduğu için son iki yıldır daha çok elektrik gitar çalıyorum. Çalım teknikleri çok zengin ve dinamik yelpazesi çok geniş. Gitarın sorunlarına gelince, gitar diğer aletlere oranla ilk aşamasında çok kolay cevap veren bir alet, insan hemen çalabildiğini zannedip tembelleşebiliyor ve belli bir yerde takılıp kalabiliyor.

Ç: Buradan Türkiye nasıl görünüyor?

T: Bir kere, Hollanda’ya geldikten sonra Türkiye’nin ne kadar renkli ne kadar inanılmaz bir ülke olduğunu anlıyorsun. Şurdan bile anlayabilirsin, burada insanların her durum için sabit birer yüz ifadesi var; gelişimin üçüncü ayında insanların yüz ifadelerinden neler olup bittiğini anlayabiliyordum. Türkiye’de kültür içinde muhteşem bir çeşitlilik var, çok büyük bir coğrafya ve Klasik Türk Müziği olsun, Türk Halk Müziği olsun çok geniş, esin kaynağı olabilecek çok derin kaynaklar var. Doğu kültürleri çok eski olduğu için- örneğin bir Hint kültürü 4-5 bin yıllık olduğu için- bazı şeyler çok oturmuş, çok farklı renkler içiçe girmiş. Burada o farklılıklar yok, ama herkes de farklı olmaya çalışıyor, fakat gelenek eksikliği var. Türkiye’de müzik geleneği kendi başına ansiklopedi gibi birşey, ama olaya caz diye bakıyorsan orada da şöyle bir durmak lazım. Başta Türkiye ile İstanbul’u ayırmak gerekiyor. Ankara ve İzmir’de belki ayda bir birşeyler oluyor ama Türkiye’de genelde caz diye birşey pek yok, İstanbul dışında dönen bir caz piyasası yok. Müzisyenlere ayna olabilecek bir ortam yok. Çok içinde olmasam da, bana insanlar daha kolay “bir bilen” haline geliyorlarmış gibi geliyor.

Ç: Batı’da da benzer bir durum var gibi geliyor bana, Doğu müziklerine biraz uyanıp sindirmemiş bazı müzisyenlerin de burada bu alanda “Abdurrahman Çelebi”lik yaptığını görüyorum. Bu konuda ne düşünüyorsun?

T: Ondan önce şunu söyleyeyim: Türk kurnazlığı her yerde aynı işliyor. Sözüm meclisten dışarı, Türkiye’de “çalamayan cazcılar”ın deşifre olmadıkları için çalmaya devam ettikleri gibi, burada da bazı Türk’ler Türk Müziği’ni hiç bilmeden garip konumlara gelebiliyorlar. Hollanda’nın genel politikasında kültürel çok sesliliği destekleyen bir eğilim var, ama bu durum çok da sağlıklı bir bileşime yol açmış durumda değil. Onun için farklı kültürlerin müzikleriyle birşeyler yapanlar her zaman prim kazanmaya başladı. Besteci gözüyle konuşacak olursak Batı müziği bitti. 1950’lerde Schonberg vb. besteciler armoninin tüm kurallarını yıktıktan sonra, daha fazla dünyaya açılım oldu. Oysa çok öncesinden bu duruma uyanan Messian, Ligetti, Stravinski gibi besteciler vardı. Örneğin Ruslar, Japonlar klasik müzik alanında daha çok kendilerine özgü ses yapıları yaratabildiler. Oysa Avrupa’da özellikle armonik yönden bittiklerini düşündükleri için mikrotonalite, odd ritimler- poli ritimler gibi konulara taktılar. Ama Batı Müziği’nde aradaki geçişler çok ilginç: triad’lardan, belirgin kadanslardan atonaliteye, ritmik olarak 16’lık ve 3’lemelerden hemen sonra çok karmaşık ritimler, 3 üzerine 7, 20 üzerine 21 vs. Arada acayip bir boşluk var. Şimdi Hint’liler de çalıyor 20 üzerine 21’yi ama bunun geleneksel ve kişisel doğal bir gelişim süreci var. Batı’lı bestecilerde Batı’lı insanın “herşeyi alıp istediğin gibi kullanabilirsin, herşeye materyal olarak bakıp ve kesip yapıştırabilirsin” mantığı burada da işliyor. Oysa Doğu’da müziğe yaklaşım daha rituel, daha içsel, daha saygılı. Ama bu işi özümseyerek yapan besteciler de var. Örneğin Xenakis ya da Ligetti’nin müzikleri, Lorca’nın şiirleri gibi, hem entellektüel olarak üst düzeydeler hem de insanın ruhuna dokunabilen bir çağdaşlıktalar. Oysa diğer bazı çağdaş bestecilerin müzikleri kuru politik konuşma gibi kalıyor bunların yanında.

Hint’li müzisyenlerle çalışma fırsatı bulduğumda çok komplike olan şeylere bile dağarcıklarında bir kelime olarak baktıklarını, müziğin yerinin daha dinsel bir yerde olduğunu, karmaşıklığın ana amaç olmadığını, en zor müziklerinde bile müziğin içindeki groove’la çok gerçek olduklarını gözlemledim. Bir de tabi ki geleneklerinde ve dolayısıyla yaşamlarının içinde duyabildikleri şeyler en karmaşık müzikleri bile.

Ç: Türkiye’de cazın en büyük eksiklikleri neler sence?

T: En başta swing. Genelde swing’siz çalınıyor, ki bu da cazın %80’i ve beni caza çeken en temel şey. Ç: Swing’siz çalınması sence neye bağlı?

T: Müziği gerektiği gibi duymamakla ilgili bir şey, müziğin içinde olup, akışkanlığını o şekilde hissedememekle ilgili bir şey. Bu şuna benzetebiliriz; bir Türk Müziği ustasının çaldığı herşeyi, tüm süslemeleri vs. alıp Batı’lı usta bir klasik gitarcıya ver, o hissi çıkartamaz. Müziğin olması gereken akışkanlığını hissedemez.

Ç: Peki sen nasıl öğrendin swing’i? Yani insan swing’i nasıl çalışabilir?

T: En başta çok çalması lazım. Swing’siz çaldığını duyup fark edebilmesi ve önceden edindiği alışkanlıklardan yavaş yavaş kurtulması lazım. Öncelikle neyin yanlış olduğunu duyabilmek lazım. Ondan sonra herkes farklı farklı yöntemler kullanıyor. Kimisi plaklarla çalıyor, kimisi metronomla uzun zaman geçiriyor, kimisi tek bir cümleyi alıp çok uzun süre çalışıyor. Sonuçta kulak zaman içinde doğruyu söylüyor, groove’lu geliyor mu gelmiyor mu, aksanlar nerede olmalı, nerede “ghost note” çalmalı vs. Bu gitarda özellikle daha da zor, çünkü aletin doğası legato değil. Baktığında time’ı daha iyi olan daha fazla saksofoncu ya da trompetçi vardır. Aletin sesi de biraz doluluktan uzak, aletten ilk başta gelen hissiyat daha zayıf. Barney Kessel’ı Charlie Parker’la çalarken dinliyorsun, gruptaki en zayıf time onun, oysa aynı notaları çalıyor üç aşağı beş yukarı, ama acayip hissiyat farkı var. Eski kayıtları dinleyip nefesli gruplarının diktelerini yapmanın çok faydası oldu bana. Ritmik kompozisyonun nasıl olması gerektiği, eşlikte mutlaka verilmesi gereken yerler vb. şeyleri daha derinden anlamama yardımcı oldu.

Ç: Şu andaki ana projelerin neler?

T: Ana grubum “On the Line”. Bu grupta benden başka kemancı Oene van Geel ve piyanist Albert van Venendaal var. Kısaca “chamber jazz” olarak tanımlayabilirim bu grubun müziğini. Yarı kompoze olmuş, doğaçlamaya çok yer ayrılmış bir müzik. Kağıt üzerinde baktığında caz notasyonu gibi melodi+akorlar var, ama parçaların yapıları çok farklı ve zaten her çalışımızda başka yerlere gidip geliyoruz, birbirimizi dinleyerek içgüdüsel bir şekilde başka yerlere taşıyabiliyoruz. “On the Line”ın kaydını bir müzisyene dinletip hepsinin yazılı olduğunu söylesem inanmamaları için bir neden yok. Sonuçta modern klasik müzikle içiçe yaşayan, ritmik zenginlik ve groove’u çok seven üç cazcının çaldığı bir müzik bu.Bu grupla içten ve renkli bir müzik çıkartabildiğimizi düşünüyorum.Şu aralar kayıt süreci sürüyor, belki Şubat ayında tamamlamış oluruz.

Ç: Enstrümantasyon seçimi mi oldu, insan seçimi mi?

T: İnsan seçimi oldu tabi ki. Grupta anlaşılan anlamda bir rol dağılımı yok, kimse aletini konvansiyonel olarak çalmıyor zaten. Grubun en büyük özürü, gruba bir dördüncü girdiğinde müzik çıkmaması. Hollanda’nın en iyi basçılarını bile denedik ama olmadı, üçümüz çaldığımız zaman başka bir müzik çıkıyor. Ama dünyanın her yerinde olduğu gibi farklı kaynaklardan beslenen bir grup, burada da kendine çok fazla sahne bulamıyor. Çünkü bu müziği dinleyici kolayca bir yerlere koyamıyor, klasik müzik için fazla groove’lu, caza göre de takibi çok zor bir yapısallığı var bu müziğin.

Ç: Hangi şirketten çıkacağı belli mi ve Türkiye’de de yayımlamayı düşünüyor musunuz?

T: Şu anda hiçbir şey belli değil. Belki Türkiye’de ilgilenen bir şirket olursa Türkiye’de ayrı, burada ayrı birer şirketten çıkartabiliriz ama henüz ortada birşey yok.

Ç: Diğer grupların?

T: Davulcu Steve Altenberg ve bascı Eric Surmenian ile bir üçlüm var. Bir de daha yazılı çizili şeyler çaldığımız gitar-keman-kontrbas blok flüt-perküsyon dörtlüm var. Ama sonuçta aynı insanlar muhtelif setting’lerde bir araya gelip duruyor, çünkü müziğe geniş bakan insanlar dünyanın her yerinde çok fazla değiller ve üç aşağı beş yukarı benzer bir kaderi paylaşıyorlar… Mesela yine Oene ile bir sürü grup denemelerimiz var.En umut vereni ise basçı Thomas Anderson ile yeni oluşturduğumuz üçlü. Ama davula kimi alalım diye kara kara düşünmekteyiz….

Ç: Başta Amsterdam Konservatuarı’da olmak üzere çeşitli workshop’lar düzenliyorsun, neler anlatıyorsun? T: Genel tema doğaçlama oluyor. Caz ve doğu müziklerinde doğaçlama ilkeleri ve cümle yapıları üzerine birşeyler anlatıyorum, düzensiz ritmik gruplandırmalar, kendi çalışımdaki bazı özel teknikler, çağdaş müzikten gelen bazı teknikler, yapısal metrik modülasyonlar, grafik yoğunluk vb. konulara yoğunlaşıyorum daha çok.

Ç: Peki acıktın mı?

T: Evet.

Taylan’ın pişirdiği Türk usulü yoğurtlu ıspanak ve pilavlar yendi ve herkes kendi evinde yeniden çalışmaya koyuldu.

Seslendirilen Bazı Eserleri

” Confusion, which does not bother” (1998)- elektrik ve perdesiz gitar/ kontbas/ perküsyon için eser. 1998 Kasım’ında İkon Radio’dan yayınlandı. ” Facing the Wind” (1999)- Elektirik perdesiz gitar ve perküsyon grubu için eser. 1999 Mart’ında Contemporary Chamber Music Festival’da seslendirildi. “Noctambulism” (1999)- Elektirik perdesiz gitar/viyola/blok flüt/perküsyon dörtlüsü için eser; 16.6.1999’da Sweelinckzaal Contemporary Music 20.6.1999’da Bethanienklooster 09.3.2000’de Badcuyp Carnatic Lab 11.3.2000’de Stedelijk Museum Contemporary Chamber Music Festival’da seslendirildi. ” The Backyard of Hell in the Land of Holiness” (2000)- Elektirik perdesiz gitar/ blok flüt/ kontrbas üçlüsü için eser 07.3.2000’de Bachzaal Amsterdam 09.3.2000’de Badcuyp Carnatic Lab 10.3.2000’de Sweelinckzaal Contemporary Chamber Music Festival 11.3.2000’da Stedelijk Museum Contemporary Chamber Music Festival’da seslendirildi. ” Keçi Masalı” (2000)- Alto/tenor/kontrbas/blok flüt/flügelhorn/klavsen için eser 16.6.2000’de Sweelinckzaal Contemporary Music through N.T.W. Concert 17.6.2000’de Badcuyp Carnatic Lab Festival 20.6.2000’de Ijsbreker Amsterdam’da seslendirildi

Katıldığı Bazı Caz Festivalleri

· Vredenburg Concert Hall, Utrecht (1996) · Jazz Marathon Ooosterport, Groningen (1997) · Dunya Festival, Rotterdam (1997) · Stopera Boekmanzaal, Amsterdam (1997) · Congress Centrum RAI, Amsterdam (1998) · Sjuhuis, Utrecht (1999) · IAJE, New Orleans (2000) · Artishock, Zoest (2000) · Bimhuis, Amsterdam (2000) · Concertgebouw ,Music Meeting, Nijmegen( 2000) · Sjuhuis, Mista’peo Festival,Utrecht(2000)

1 görüntüleme

© 2020 by Puja Productions

Abone Ol